RAMAN MİNAK
RAMAN MİNAK 3--
Önder APO’nun 27 Şubat’ta yapmış olduğu çağrı ile başlayan yeni bir mücadele döneminde, özgürlük hareketimizde de tarihi değişim ve dönüşümlerin yaşandığı zamanlardan geçiyoruz. Önderliğin yapmış olduğu tarihi çağrı ile birlikte hem siyasi atmosfer değişti hem bütün bölge ve dünya halklarının gündemi değişti. En çok da kadınların, ezilenlerin, sosyalistlerin ve bütün demokratik kesimlerin gündemi değişti. Bu tarihi çağrı sadece bizim için değil, toplumsal ve demokratik değerlere bağlı olan bütün insanlar için ufuk açan, umut veren bir içeriğe ve anlama sahipti. Bizim için ise özelde köklü değişim ve dönüşüme bir çağrıydı. Bu anlamda özgürlük hareketimiz de bu çağrıya cevap verme temelinde üstüne düşeni yapmış, 2025 yılının 1 martında ateşkes ilan edip ardı sıra kongreye gitmiş, mücadele tarihimizin en stratejik kararlarını almıştır. 2025-5-8 mayıs tarihlerinde yaptığı PKK’nin 12. Kongresinde ise PKK’yi fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararları ile önder APO’nun Barış ve demokratik toplum çağrısının yaşam bulması için zemin hazırlanmıştır. Önder APO, süreci başlatırken herkesi hem umutlu olmaya hem de gerçekçi olmaya davet etmişti, böylece dünyanın konjonktürünü, bölgenin siyasi ve askeri durumunu iyi değerlendirip cesaretin, tehlike anında akıl ve zekanın kullanılması olduğunu bütün siyasi aktörlere gösterdi. Böylesi tarihi kararların toplumsal akıl, tarihsel bilinç ve entelektüel sorumluluk gerektirdiğini kendi ilkeli duruşuyla da ortaya koydu. Son olarak da geleceğimizi şekillendirecek olan manifestoyu güncel gerçekler ışığında yazıp bütün insanlığa ulaştırdı. Manifestoyu okurken olmazsa olmaz iki gerçeklik ile karşılaşıyor insan, biri eleştiri öz eleştiriyi doğru yapmak, iki değişim ve dönüşümü özgürce yapmak… Bu iki gerçeğe göre kendini örgütlemeyenler sadece bu sürecin dışında kalmaz, onurlu olan yenilenme eyleminin de dışında kalır. Güncel yenilenme eylemi, tarihten kopuk olmadığından bizler de yöntem olarak tarihin sosyolojisini yaparak, sosyolojiye de tarihsel bir kimlik kazandırmalıyız.
Önder APO’nun olağanüstü barış çabalarına bu çerçevede bakıldığında birçok konu daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin barışın taktik olmadığını uzun vadeli bir strateji olduğunu ve toplumsal inşaların tümünün bu stratejiye göre yapılması gerektiğini daha iyi anlarız. Yine barışın dönemsel bir politika değil de bir kültür olduğunu kavrarız. Ayrıca barış zamanları, savaş zamanlarından daha çok cesur daha çok duyarlı olmamız gerektiğini de bilince çıkarmış oluruz. Önümüzdeki pozitif görevlerin bilincine göre hareket ettiğimizde önderlik ile enerjilerimizin buluştuğunu da daha iyi göreceğiz. Değerli yoldaşlar sizler de takdir edersiniz ki böylesi zamanlar yani umut etme, anlama, yenilenme zamanları bekleyerek, yerinde durarak gelişen zamanlar değildir. Böylesi zamanlar, pozitif görevler ile yürüyen, gelişen zamanlardır. Bu zamanlarda üstümüzdeki dogmatik fazlalıklardan kurtularak taze bir zihin ile araştırmak, okumak ve gerekli dersleri çıkarmak önemlidir.
Bu anlamda tarihin ışığında dünya tarihindeki barış deneyimlerine bakmakta fayda var. Bu konuda bilinçlenmek ve bir hafıza edinmek faydalı olacaktır. Devrimci hareketler, gerillalar ve özgürlükçü güçler, karşıtlarıyla yani despotik ve anti demokratik devletler ile daha önce nasıl müzakerelerde bulunmuşlar, ne gibi sonuçlar almışlar, neyi başarmış ve hangi konuda başarısız olmuşlar bakmak gerekir. Elbette ki her ülkenin, her coğrafyanın, her hareketin sosyokültürel koşulları farklıdır. Onların deneyiminin Kürdistan’da uygulanabilirliğini tartışmıyoruz. Tartışacağımız şey tecrübedir. Kendi hempalarımızın deneyiminden faydalanmayı tartışıyoruz. Yoksa ne Kürdistan Kolombiya’dır ne de biz FARC’ız. Kendi özgün koşullarımızın sosyolojik, ideolojik ve psikolojik dokusunu kaybetmeden araştırma yapmak ve sonuç çıkarmak bizler için bir gerekliliktir. Bizler ki ordusuz bir dünya için ordu kuranlarız, bizler ki savaşsız bir dünya yaratmak için savaşanlarız. Ve biliyoruz ki hayat sonsuz bir savaş hali değildir, zira bu diyalektik de değildir. Şunu bilmeliyiz ki en büyük barışların yaratıcıları gerçekten savaşanlardır. Bu anlamda bizler her şeye hazırlıklı olmak ile beraber barışın inşacısı olduğumuzu da unutmayalım. Belki de en çok bu sebepten dolayı bizden öncekilerin deneyimlerinden ders çıkarmak önem arz etmektedir.
Hepimiz biliyoruz ki Türk devleti gibi inkârcı bir geçmişe sahip bir devlet ile barışmayı gündeme almak, dahası devletin kendisini de böyle bir arayışa sevk etmek; Önderlik ve PKK’nin gücünü ve sağlam durma kabiliyetini göstermektedir. Egemenlik kompleksi itiraf etmese de barış süreci görüşmelerinin başlaması tarafların yenişemediği koşullarda yapılır. Önderlik buna Pirus zaferi demektedir. Pirus zaferi bir yenişememe, pata halidir. Hatta Pirus zaferinin gerçek anlamı şöyle de ifade edilebilir: Gerektiğinden çok kayıplar verilerek kazanılan ama bu kayıplar yüzünden uzun vadede bir anlam ifade etmeyen, büyük zarara yol açan zaferdir Pirus zaferi. Buna güçlerin denklik hali de diyebliliriz. Bu yüzden Kral Pyrrhos “Bir zafer daha kazanırsam, mahvolacağız!” Demektedir.
Bilinmektedir ki Türk cumhuriyeti 100 yılı aşkın olan tarihinde bütün enerjisini Kürtlerin mücadelesini bitirmek için kullandı ama bitiremedi. Türk cumhuriyeti, Kürdü inkâr ettikçe Kürt isyan etti. PKK de bu isyanın en uzun soluklu olanıdır. Son 50 yıldır yani cumhuriyetin ömrünün yarısını da PKK’yi bitirmeye harcadı ama PKK’yi de bitiremedi. PKK bitirilmeye çalışıldıkça çoğalan, Ortadoğu da ve Dünya da savaşçı ve direnişçi bir kimlik kazanan, insanlığın gönlüne taht kuran yiğit kadınların ulusu olarak tarihe geçti. Bugün yeni bir sürece girdiğimiz için bütün insanlığın kurtuluşunu esas alan demokratik sistemin öncü gücü olma iddiamızdan vazgeçmiş de değiliz. Zaten silahlı savaştan çok toplumsal değişim savaşı vermiş PKK özgür insanı yaratmayı hedeflerinin başına koymuştur. PKK ve PKK önderliği yaratımlarıyla, diriliş ve direnişi ile basit hayallerin çok ötesinde umut veren bir ufuk olmayı başarmıştır, şimdi yeni bir ufka, yeni bir zihin dünyasına ihtiyaç olduğunun bilincindeyiz. Bu anlamda devletin yapmadıklarını devletin ayıbı ve kaybı olarak görmek ve kendi yaptıklarımızı ise tarihin omuzlarımıza yüklediği pozitif inşa görevi olarak anlamlandırmalıyız. Büyük dikkat, büyük sebat ve olağanüstü çaba gerektiren zamanlardan geçmekteyiz.
Elbette barış, çözüm ve müzakere arayışımız yeni değil, 52 yıllık silahlı savaşımımızın yarısından fazlasında sürekli bir barış arayışı mevcuttur. 1993 yılından başlayıp 2000’li yılların tümünde önderliğin barış çağrılarının mevcudiyetti bilinmektedir. Bu süreç zaafında kaç Cumhurbaşkanı, kaç hükümet, kaç general değiştiği ve barış çabalarının kaç komplo ile akamete uğradığı bütün arkadaşlarca bilinmektedir. Bu sebep ile barıştan korkan Türk devletinin tarihini anlatmaya gerek yoktur. Fakat önderliğimizin 32 yıldır aralıksız olarak barış arayışlarını hatırlamakta fayda vardır. Önderliğin değişik tarihlerdeki barış çağrılarını tekrar okumak ve anlamak gerekmektedir. Önderliği bu konuda araştırınca yüzlerce sayfalık demokratik çözüm, toplumsal barış, müzakere ve ittifakı anlatan derin ve ilkeli tutumu ile karşılaşırız. Bu tutum beyanlarından kısa bir bölümü okumak bize yeterli fikri verecektir. Önderliğin aşağıdaki barış beyanları 2000 ve 2005 yıllarına aittir. Düşünmek ve gerçekten anlamak gerek 2005’te Önder APO tarafından yapılan bu makul, insani, demokratik, çağrı niye o zaman cevaplanmadı? Aradan tam 20 sene geçmiş, bu geçen 20 senede ne kadar kan döküldü? Kaç tane insan can verdi? Neden bütün yatırımlar savaşa yapılarak toplum ekonomik, ideolojik ve sosyolojik bunalımın içine sürüklendi? Bu kızılca kıyametin, bu acımasız savaşın sorumluları kimlerdir? Ve şimdi 2025 yılındayız ve bu kez belki de ilk kez devletin bir sözcüsünün ağzından önderlik muhatap alınarak çözüme dair bir çağrı yapıldı, peki ne değişti? Bu konuyu derinlikli düşünmekte fayda vardır. Dünyanın içinde olduğu durumu, demokrasiyi, siyasi ve hukuki değişim ihtimalini, toplumsal barışı düşünmek, araştırmak gerekmektedir. Ve tarih herkese kötülüğünün hesabını er ya da geç soracaktır. Yaşadığımız onca amansız acıya rağmen barışa yürüme erdemini göstereceğiz çünkü bizler Önder APO’nun komünalist yoldaşlarıyız. Ve şu yeryüzünde yoldaşların birbirini anlaması, ortak bir anlam dünyasına sahip olması kadar huzur veren, zevk veren mücadele azmi veren başka bir şey yoktur. Önderlik ile komünal yoldaşlık dünyasında anlam arayışçısı olmak, bütün zamanların onurlu bir neferi olma şansı tanır bize.
Şimdi dönüp bakalım önderlik yirmi yıl önce ne demiş.
Gücünüz var ise ben barışa hazırım!
“Ancak irade ve gücü olan barış yapabilir. Doğru olan, Kürt varlığını ve onurlu bir barışı kabul etmektir. 1920’lerdeki Birinci Büyük Millet Meclisini, eşittir tam demokrat bir Meclisi Ankara’da görmek istiyoruz. Ulusal kurtuluş savaşını kazanan meclisi, ittifakı ve zihniyeti istiyoruz. Kemalizm’i doğru anlamak gerekir. Doğru bir Kemalizm anlayışı, Kürt- Türk ittifakı ve Kemalizm’in güncelleşmesi demokratik cumhuriyettir. Niye kendi tarihinizi araştırmıyorsunuz?
Ben barış elini uzattım. Buna verilmesi gereken cevap bu olmamalıydı. İki tane grubumu barış ve kardeşlik için getirdim. Ama ne yaptılar? Cezaevine koydular. Barış elimiz havada kaldı. Burada bulunmama da üzülmüyorum. Doğruya çekmiştir beni. Halkın yararına sonuç yarattım. Anlamlıysa, acılar sevince dönüşebilir. O yüzden acı da duymuyorum.
Başbakan Gül’e 16 sayfalık bir mektup gönderdim. Mektup geçerliliğini halen koruyor. Erdoğan için de yazmıştım. Bir çağrıydı. Barış ve diyalog çağrısıydı. Ama bugüne kadar herhangi bir biçimde yanıt verilmedi. Mektupta iki şey istedim. Birincisi, demokrasinin eksiksiz, özde ve biçimde tam uygulanması; ikincisi silahsızlanma ortamının sağlanması için parlamentoda gerekli düzenlemelerin yapılmasıdır. Bunun için yeşil ışık yakmaları gerekir. Erdoğan, her yerde ‘her şey Türkiye için’ diyor. Ben de her şey Demokratik Türkiye’nin bütünlüğü için diyorum. Benim sloganım da budur.
Ben asılmaktan değil, anlaşılmamaktan korkuyorum. Anlamak adalettir, adalet hakkı olanı elde etmedir. Birincisi, ayrılık değil demokratik birlik; ikincisi, şiddet değil onurlu bir barış çizgisinin temsili için uğraş verdim. Onurlu bir barış meşru müdafaa ile olur. Sağ olsunlar, bizimkiler biraz buna uydular. Demokrasi ve barışı gerçek güç haline getirmek gerekir. Ne eski isyan tarzı, çete tarzı, ne de yalvarma olmalı. Türkiye’nin bundan korkmasına gerek yoktur. Kutsal bir barış anlamına gelir. Demokratik birlik, güçlü meşru savunma ile olur. Bu, evrensel hukukun Türkiye’ye yansımasıdır. Bunun üzerinden iki siyasi anlayış olur. Demokratik birlik seferberlik gerektirir. Şiddetin tamamen sona ermesi için, diyalogu hayata geçirmek gerekir.
Sonuç nasıl gelişirse gelişsin kabulümdür. Sonuç olarak demokratik uzlaşma ve barış çağrısında bulunuyorum. Yok, bunu tanımıyorsanız, sonuna kadar özgürlük savaşını veririz.